Gurbet Hikâyeleri- Refik Halid Karay
Refik Halid Karay demek lezzet demektir, neyin lezzeti? Türkçenin lezzeti…
Lezzet nedir? Lezzet, ağızdan başlayan ve beyinde tanımlanan kimyasal bir mucizedir. Tükürük içinde eriyen dil moleküllerinin tat merkezine ulaşmasıdır. Lezzet aroması kokuyla birleştiğinde çalışır ama lezzet algısı tat almadan da oluşabilir. Yani aç olmasanız da lezzet algısı gerçekleşebilir. Yani bir beyin keyfidir. Bir beyin keyfinden söz edeceksek edebiyata, üsluba girmemiz gerekir. Üslup nedir? İzlenen yol benimsenen tarz.
Yazarların üslup arayışları kalıcı olmalarını sağlayacak bir durumdur. Yani yazarın kendine ait karakteristik bir dili olması icap eder. Basma kalıp cümlelerle, beylik teşbih ve istiarelerle özgün bir dil yakalayamayız.
Peyami Safa alışılmış, kullanılmış, bayağı ifade şekillerinin kullanımını “âdi” olarak tanımlar. Âdi üslup alışılmış olan ise âli üslubu nerede arayacağız? Bu arayışta Şeyh Galib’in “Yeni bir lügat tekellüm ettim,” sözünü bir anahtar olarak kullanabiliriz. Ahmet Haşim’e göre ise yenilikler bazen edebiyata zarar verebilir, hatta onu öldürebilir. Dolayısıyla üslup tek başına yenilik demek değildir.
Refik Halid, Türk edebiyatının üslupçu yazarları dediğimizde akla gelen ilk isimlerden biri. Annesinden ona kalan en büyük miras Türkçedir. Annesi şahane bir Türkçe konuşuyor. Anadolu’nun Türkçe için bir süzgeç olduğunu ve dilin son hâline ise İstanbul’da kavuştuğunu söylüyor refik Halid.
Bir söyleşide Refik Halid’e niçin yazıyorsunuz diye sormuşlar, “Ben yazmaktan büyük bir haz duyduğum için yazıyorum,” demiştir.
Yahya Kemal onun üslubunu “Türkçeye yeni bir çeşni vermiştir,” diyerek açıklamıştır.
Cemil Meriç ise nesrin lezzetini Refik Halid’te bulduğunu, onun hecenin en usta şairleri kadar iyi yazdığını söylüyor: “Hecenin en usta şairleri kadar iyi yazıyordu. Nesrin de ahenkli olduğunu Refik Halid’ten öğrendim.”
Bir röportajında büyük edebiyat yapmanın, Nobel almanın önemli olmadığını söylüyor ve ekliyor “Ben yaşama bağlı bir insanım, benim için şu anda bir tepsi dolusu buzlu meyveden alınacak zevk ileride alınacak diğer lezzetlerden çok daha kıymetlidir.”
Refik Halid bir manzarayı anlatırken bir yemekten lezzet alırcasına okursunuz, bir üslup gurmesidir o. Bakın bir gazete yazısında “yutkunma” kelimesiyle ilgili neler yazmış:
Her lisanda basit bir karşılığı bulunmayan bir kelimeyi, mesela Fransızcada tükürüğü ilerletmek anlamına gelir, biz pek bir ustalıkla şaşılacak bir hünerle hiç iğrendirici olmadan güzel kısa bir kelime bulmuşuz. Ayrıca kelimeyi söylerken dil öyle bir hareketle ilerler ki elimizde olmayarak adeta yarı yutkunma geçiririz. Bu itibarla yutkunmak sözü, yutkunmak fiilinin ağızda hasıl ettiği tesirin tam tasviri harmonize edilmiş ifadesi mekanik hareketin sese çevrilmiş bir namesidir.
Refik Halid’in ulaştığı bu dil lezzetinin altında bir acı vardır: Ülkesinden ayrı kaldığı zamanların acısı. Türkçe konuşamadığından ağzına çiviler batmaktadır. “Eskici” hikâyesindeki Küçük Hasan’ın “Senin ağzına çiviler batmaz mı?” sorusuyla Türkçe konuşamamaktan duyduğu acıyı anlatır.
Refik Halid’in sürgün yılları Türk edebiyatına önce Memleket Hikâyeleri’ni sonra Gurbet Hikâyeleri’ni kazandırdı. Nefis bir İstanbul Türkçesiyle yazılan harikulade metinlerdi bunlar. Siyasi nedenlerle ona sürgün yolunu açan Mustafa Kemal bile Refik Halid’in yazılarını okur ve severdi. Hatta Deli adlı kitabından “Bisiklet” yazısını Yakup Kadri’nin bulunduğu bir masada kendisi okumuş ve bu yazı için “edebî ziyafet” demiştir.
Karay, “Dilimizin kökleri nerede olursa olsun vatanımızda olgunlaşmıştır,” diyor. Ayrıca dilde sadeleşmeye gidildiğinde önemli olanın ahenk ve sesler olduğunu eğer Türkçe kazanında yer bulduysa kelimenin hangi dilden devşirildiğinin önemli olmadığını, söylüyor. Dilde sadeleşme hareketinde Türkistan Türkçesinden kelimeler alınırken dikkatli olunması gerektiğini savunuyordu: “Kaba ve ahenksiz kelimeler alınmamalıdır. Anadolu Türkü o kelimeleri kibarlaştırmış ahenk ve tat vermiştir. Türkçeyi kemale değilse bile tekamüle erdirmiştir.”
Refik Halid’i rahatsız eden şeylerden biri de halkın dil zenginliğini kaybetmesi, kelime dağarcığının daralmasıdır. Ağaç, kuş, çiçek gibi nesnelerin özel isimlerinin bilinmemesinden yakınıyordu o. Doğrusu Sait Faik de bundan şikayetçiydi: “Ağaç, kuş ismi bilmeyenden yazar olmaz. Yazı dili de bundan etkilenmektedir. Yazılarda kelime dağarcığı daralmıştır. Dedelerimiz öyle yapmazlardı eşyanın ismini vermeye çalışırlardı. Hatta isim vermemek cahillik sayılırdı o yüzden bundan kaçınırlardı. ‘Şey’ ile konuşulmazdı artık şey ile konuşuyoruz. Düşünce tembelliği devam ettiği sürece bu daralma olacaktır. Az kelime ile konuşuyor az kelime ile yazıyoruz. Mevcudu olmadığından değil, yazmayı göze almadığımızdan, tembelliğimizden, savsakladığımızdan.”
Refik Halid, Servet-i Fünun’da çevirmenlik yapar, burada gazeteciliği öğrenir. Babasından maddi desteğiyle Son Havadis gazetesini çıkartır. Fecr-i Ati topluluğuna katılır. Mizah dergilerinde “Kirpi” takma adıyla siyasi mizah yapar ve bu yazılar başına bela olur. Sinop’a, Çorum’a Ankara’ya, Bilecik’e sürgün edilir. İyi bir yazar olduğu için Ziya Gökalp Atatürk’e rica etmiş ve bu sürgün hâli kaldırılmıştır. Ancak Refik Halid yazdığı siyasi yazılar yüzünden yeniden başını belaya sokar ve sürgün listelerinde adı yer alır. Suriye ve Lübnan gibi ülkelere kaçar ve on beş yıllık sürgün hayatı ona Gurbet Hikâyeleri’ni yazdırır.
1938’de af çıkar ve kaçak hayatı son bulur. 1965 yılında da vefat etmiştir. Suriye’deyken ölsem hakkımda ne düşünülür diye düşünüp, Cumhuriyet gazetesine Refik Halid ağır hasta diye telgraf çektirmiştir. Bütün gazeteler manşet atıp üzüntülerini dile getirmişler, Refik Halid ise bunları gülerek okumuştur.
Refik Halid, yirmi yaşına kadar Ahmet Mithat Efendi, Halid Ziya okumuş onların etkisinde kalmıştır. Maksim Gorki, Victor Hugo, Maupassant ve Şeyh Galib de daha sonra okuduğu yazarlar arasındadır.
Refik Halid’in kullandığı dil canlı ve lezzetli bir dildir. Hikâye ve romanlarında gerçekçi bir üsluba yer vermiştir.
Gurbet Hikâyeleri’ndeki hikâyeleri üçe ayırabiliriz: